
Son zamanlarda Zümra Atalay, Frits Koster ve Erik van den Brink’in birlikte kaleme aldığı harika bir kitabı okuyorum:Şefkat Korkaklara Göre Değil - Mindfulness Temelli Şefkatli Yaşam İçin Bir Uygulama Kılavuzu. Kitabın adı bile tek başına ezber bozan bir gerçeği yüzümüze çarpıyor. Çoğu zaman şefkati yumuşak, zayıf, hatta pasif bir şey zannederiz.Oysa şefkat; kaçmak istediğimiz acıya, yüzleşmekten korktuğumuz gölgelerimize doğru adım atabilme cesaretidir.Pollyannacılık ya da kendini kandırma hali hiç değildir.Kitapta ilerlerken karşıma çıkan ve beni adeta sarsan bir Rainer Maria Rilke sözü oldu. Diyor ki Rilke:
"Şefkatin kendisi şeytanmış gibi göründüğünde belki de bizi korkutan şeyler özünde yardımımıza muhtaçtır."
Gelin bu sözün üzerine biraz düşünelim. Hayatımızda bizi korkutan, kaçtığımız, bastırmaya çalıştığımız şeylere "şeytan" muamelesi yapıyoruz. Aniden gelen yoğun bir kaygı, içimizde patlayan bir öfke, başarısızlık korkusu ya da derin bir yetersizlik hissi... Bunlar belirir belirmez hemen onları yok etmeye, baskılamaya çalışıyoruz. Peki ya o korktuğumuz "şeytanlar" aslında düşmanımız değilse? Ya onlar sadece yaralanmış, çaresiz kalmış ve özünde bizim şefkatimize,bakımımıza muhtaç birer parçamızsa?Bir şeyi tehdit olarak etiketlediğimizde zihnimiz savaş ya da kaç moduna girer. Ama onun yardıma muhtaç bir parçamız olduğunu fark ettiğimizde, o "şeytan" yavaşça dönüşmeye başlar.
Burada kendimize yüklenmeyi bırakmak için çok önemli bir gerçeği hatırlamamız gerekiyor: İnsan beyni mutlu olmak ya da başarılı olmak için değil, hayatta kalmak için evrimleşti.Evrimsel psikolojiye göre zihnimizde çalışan üç ana sistem var:
Bugün yaşadığımız kaygıların veya tepkilerin çoğu bizim kişisel kusurumuz değil; milyonlarca yıllık evrimsel mirasımız.Beynimiz sürekli tehdit arıyor. O yüzden içimizdeki zorlu duyguları fark ettiğimizde kendimizi suçlamak yerine, "Bu benim suçum değil, beynimin hayatta kalma mekanizması. Ama şu an güvendeyim" diyebilmek şefkatin ilk adımıdır.
Bunu sadece zihinsel olarak değil, bedenimizde de görebiliriz. Küçük bir deney yapalım:Şimdi oturduğunuz yerde 5 dakika boyunca son derece kızgın, öfkeli ve tehdit altındaymış gibi durun. Kaşlarınızı çatın, çenenizi sıkın, omuzlarınızı yukarı çekin. Bedeninizde ne oluyor? Nefesiniz sığlaşıyor, kaslarınız geriliyor, kalbiniz hızlanıyor değil mi? Zihin bir rol üstlendiğinde beden anında tehdit alarmı veriyor.Şimdi tam tersini yapalım: Bedeninizi serbest bırakın, yüzünüze hafif bir tebessüm yerleştirin, elinizi kalbinizin üzerine koyun ve 5 dakika boyunca çok neşeli, güvende ve şefkat doluymuş gibi oturun. Bakışlarınız yumuşasın, nefesiniz derinleşsin. Bedeninizdeki o rahatlamayı ve gevşemeyi hissediyor musunuz?İşte zihin ve beden arasındaki bu güçlü bağ, şefkati bir zihinsel egzersizden çıkarıp bedensel bir şifaya dönüştürür.
Doğuda şefkatin en eski ve derin sembollerinden biri Lotus Çiçeğidir. Lotus, çamurlu ve karanlık suların en altından doğar; ama suyun yüzeyine çıktığında lekesiz, bambaşka bir güzellikle açar. Çamur olmadan lotus olamaz. Yani hayatımızdaki acılar, sıkıntılar ve gölgeler (çamur), bizim şefkatimizi ve bilgeliğimizi (lotus) uyandıran zemindir.Şefkat Lotusu’nun yapraklarında bizi acıyla bağ kurmaya hazırlayan nitelikler gizlidir:
Burada kadim bir bilgelik sorusu devreye girer:
"Eğer bir şeyi değiştirebilecekseniz, neden endişelenesiniz? Eğer değiştiremeyecekseniz, yine neden endişelenesiniz?"
Kontrol edebildiklerimiz için adım atmak, kontrol edemediklerimizi ise şefkatle kabul etmek zihinsel özgürlüğün anahtarıdır.
(Süre: Yaklaşık 6-8 Dakika)(Konuşma tonunu yumuşatarak, daha yavaş ve dingin bir ritimle okuyabilir veya kaydedebilirsin.)Şimdi rahat bir oturuşa geçelim. Sırtınız dik ama zorlamasız, omurganız zahmetsizce uzun olsun. Gözlerinizi yavaşça kapatabilir ya da tek bir noktaya yumuşakça sabitleyebilirsiniz.Bedeninize bir göz atın. Omuzlar serbest, çene gevşek, yüz kasları rahat...Şimdi nefesinize getirin dikkatinizi. Zorlamadan, değiştirmeye çalışmadan... Nefesin bedeninize girişini ve çıkışını izleyin. Aldığınız her nefes bedeninizi canlandırsın, verdiğiniz her nefes sizi bulunduğunuz yere biraz daha demirlesin.Şimdi bir elinizi göğsünüzün tam ortasına, kalbinizin üzerine yerleştirin. Elinizin sıcaklığını, hafif baskısını hissettirin bedeninize. Bu temas, beyninizin yatıştırıcı sistemine verilen basit ama güçlü bir mesajdır: "Buradayım, güvendesin."Kalbinizin tam ortasında, henüz açmamış, kapalı bir lotus tomurcuğu imgeleyin.Şimdi zihninize, bu aralar sizi zorlayan, korkutan ya da kaçmak istediğiniz bir duyguyu getirin. Bir kaygı olabilir, bir öfke, yetersizlik hissi ya da belirsizlik... O duyguya bir bakın. Rilke'nin sözünü hatırlayın: "Belki de bizi korkutan şeyler özünde yardımımıza muhtaçtır."O korkutucu duyguya bir düşman gibi değil, bakıma muhtaç küçük bir çocuk gibi yaklaşmayı deneyin. Ona zihninizde yer açın. Fısıldayın ona:"Seni görüyorum. Senden kaçmıyorum. Biliyorum zorlanıyorsun, ama buradayım."Siz bu kabulü gösterdikçe, kalbinizdeki o lotus tomurcuğunun yavaşça, yaprak yaprak açıldığını hayal edin. Bir yaprak Cesaret, bir yaprak Duyarlılık, bir yaprak Sempati, bir yaprak Bilgelik...Lotus açıldıkça, içinden sıcak, yumuşak ve şifalı bir ışık yayılmaya başlıyor. Aldığınız her nefesle bu şefkat ışığı göğsünüzü dolduruyor. Verdiğiniz her nefesle o ışığı, içinizdeki o incinmiş, korkmuş parçanıza doğru gönderiyorsunuz.Her nefeste alma ve verme dengesi... Nefesi al: Şefkati içeri al. Nefesi ver: Şefkati zorlanan yanlarına sun.Birkaç nefes boyunca bu halkanın içinde kalın. Zorlandığınız anlarda savaşmak yerine, kalbinizdeki lotusu ve elinizin sıcaklığını hatırlayın.Derin bir nefes alın... Ve yavaşça verin.Hazır hissettiğinizde, bedeninizi hafifçe hareket ettirebilir ve gözlerinizi açabilirsiniz.
Pelin'in Dünyası YouTube kanalından meditasyonu yapabilirsiniz.
SEVGİYLE
PB