
Geçtiğimiz günlerde bir psikoloğun paylaştığı 10 soruluk bir listeye denk geldim. İlk bakışta oldukça sade, sıradan görünüyordu. Ancak soruların içine çekildikçe fark ettim ki; her biri insanın en güvendiği savunma mekanizmalarını tek tek çökerten, kaçtığı aynaları önüne koyan sorular.Bizler genelde hayatı "yaşarken" durup kendimize bakmayız. Rutinlerin, yapılması gerekenlerin ve gelecek telaşının arasında kendimizle yüzleşmeyi hep erteleriz. Oysa zaman, biz fark etmeden içimizdeki insanı sessizce değiştirir. Şimdi gelin bugün bu 10 sorunun rehberliğinde kendi derinliklerimize doğru biraz yolculuk yapalım.
İnsan zamanla sadece yaşlanmaz; katılıklarını yitirir, kabuk değiştirir ve ironik bir şekilde en çok da kendisiyle çelişir.Listenin ilk soru grubu, zamanla kurduğumuz bu karmaşık ilişkiyi sorgulatıyor:
10 yıl önceki halinizi tam karşınıza oturtun. O zamanki inançlarıyla, hayalleriyle ve hırslarıyla bugünkü size baksa... Sizi alkışlar mıydı, yoksa tanıyamayıp hayal kırıklığına mı uğrardı?Daha da önemlisi, 5 yıl önce "Asla katlanamam, sınırımdır" dediğiniz nelerin içinde buldunuz kendinizi? Bu bir taviz mi, yoksa insanın yaşama uyum sağlama becerisi, yani olgunlaşması mı?Bir de işin arzu boyutu var. Eskiden sahip olmak için geceleri uykumuzu kaçıran, hayalini kurduğumuz şeylerin bugün hayatımızın sıradan bir dekoruna dönüşmesi... Bu durum doyumsuzluk değil; insan zihninin hedefe ulaştığında onu hızla kanıksamasıyla ilgili. Peki, bugün "sıradan" bulduğumuz şeylerin kaçı zamanında en büyük duamızdı? Bunu hatırlamak, tazelenmenin ilk adımı olabilir.
Listenin bende en çok yankı uyandıran sorusu belki de şuydu:
Hayatımıza giren herkes kalıcı olmuyor. Bazıları bir fırtına gibi girip her şeyi darmadağın ederken, bazıları fısıltıyla bir cümle söyler ve gider. Ama öyle insanlar vardır ki, hayatımızdan çıksalar bile zihnimizdeki düşünme biçimini, olaylara bakışımızı sonsuza dek değiştirirler.İşin trajikomik tarafı şu: Sizin hamurunuzu yeniden yoğuran, sınırlarınızı çizen ya da sizi özgürleştiren o insan, belki de bir fincan kahve içerken kurduğu sıradan bir cümlenin sizdeki karşılığından tamamen habersizdir. O hayatına devam ederken, siz onun bıraktığı o görünmez izle bambaşka biri olarak yolunuza devam edersiniz.
Son bölüm ise en çok cesaret ve dürüstlük isteyen alan. Zira burada excuses (bahaneler) bitiyor ve çıplak gerçeklerle baş başa kalıyoruz:
"Artık çok geç" cümlesi kadar konforlu bir sığınak yoktur. Bir şey için "geç kaldım" dediğimizde, otomatik olarak deneme, başarısız olma ve risk alma sorumluluğunu üzerimizden atarız. Peki, gerçekten geç mi? Yoksa o adımı atmak içimizdeki konfor alanını bozacağı için mi bu yalanı söylüyoruz?Dürüstçe bakalım: Gün içinde verdiğimiz kararları, seçtiğimiz yolları gerçekten "isteklerimiz" mi yönlendiriyor, yoksa "ya rezil olursam", "ya yalnız kalırsam", "ya başaramazsam" korkusu mu? Eğer kararları korkular alıyorsa, ertelediğimiz şey sadece bir iş, bir proje veya bir ilişki olmuyor... Biz doğrudan kendi potansiyelimizi ve yaşama hakkımızı erteliyoruz.
Bu 10 soru bana bir kez daha gösterdi ki; insan en çok kendi gerçeğinden kaçarken yoruluyor. Kendimize verdiğimiz cevaplar ne kadar dürüst olursa, sırtımızdaki o görünmez yükler de o kadar hafifliyor.Peki, tüm bu sorular arasında seni en çok durduran, zihninde bir kapı açan ya da belki de içini biraz sızlatan hangisi oldu?
SEVGİYLE
PB