Bazen hayat çok hızlanır, bazen de hızlandığını bile fark etmeyiz. Zihnin içinde bitmeyen bir koşuşturma olur ama dışarıdan bakan, “Ne var ki, gayet sakin görünüyorsun” der. Oysa insanın kendi iç ritminin gerçek sesi dışarıdan duyulmaz; içeriden duyulur. Ve o ses çoğu zaman ancak yavaşlayınca kendini belli eder. İlginçtir, yavaşlamak çoğu insan için huzur değil, önce huzursuzluk getirir. Bunun nedeni aslında ruhsal değil, tamamen biyolojik: Beynin varsayılan modu, yani Default Mode Network, boşluk anlarında otomatik olarak geçmişe, geleceğe, eksiklere, “yeterince yapmadım”lara doğru kayar. Bu yüzden durduğunda zihnin konuşmaya başlar. Sanki kendini dinlediğinde acilen toparlaman gereken bir şey varmış gibi bir alarm çalar içerde.
Carl Jung “İnsan dışarıya baktığında hayal eder, içine baktığında uyanır” derken tam olarak bunu anlatır. Dış dünyaya yöneldiğimizde zihin dış uyaranlarla meşguldür; içeri döndüğümüzde ise tüm bastırılanlar, ertelenenler, susanlar konuşur. Yavaşlamanın huzursuzluk yaratmasının nedeni, huzursuz olmamız değil; zihnin kendiyle yeni tanışıyor olmasıdır.
Kendine yeniden bağlanmak, çoğu kişinin sandığı gibi büyük ritüellerden, uzun inzivalardan geçmez aslında. Bu, sinir sisteminin tekrar regüle olmasını, bedenin “ben buradayım” demesini ve zihnin o uğultusunun biraz sakinleşmesini içeren, küçük ama etkili dönüşümlerin toplamıdır. Psikolojide buna öz düzenleme denir. Beden “tehdit yok” mesajını aldığında vagus siniri gevşer, nefes derinleşir, kalp ritmi yumuşar. İşte tam o anda kişi, kendisiyle yeniden bağ kurmaya başlar.
Bu bağlantı öyle sihirli bir şeydir ki, zorlayıcı hiçbir yanı yoktur ama dönüştürücü bir etkisi vardır. Çünkü sonunda insan, kendi iç ritmine döner. Taoizm’de “Wu Wei”, yani “zorlamadan eylemek” diye bir kavram vardır. Hayatla savaşmayı bıraktığında, kendi ritmine uyumlandığında, işler bir anda kolaylaşmaya başlar. Bir şeyler artık “zorlayarak” değil, “kendiliğinden” olur. Aslında çoğu insanın özlediği şey başarı, hız, üretkenlik değil; kendi ritmiyle uyum içinde olmanın o dingin gücüdür.
Bu ritme döndüğünde kararlar berraklaşır. Çünkü artık başkalarının beklentilerinden, toplumun hız dayatmasından ya da kendi zihninin aceleciliğinden değil, içten gelen bir yerden yönlenirsin. Felsefede “otantik eylem” denen şey budur. Bir eylemin otantik olması için doğru olması gerekmez; senin ritmine uygun olması yeterlidir. Bu yüzden iç ritmine uyumlanmak, hayatı dramatik biçimde kolaylaştırır. Karar verme yorgunluğu azalır, zihin daha sakin çalışır, beden daha az stres üretir. Birçok nörobilimci bunu “beynin enerji tasarrufu modu” diye tanımlar; biz buna genelde huzur diyoruz.
Peki bu bağ nasıl kurulur? Çoğu zaman öyle büyük süreçler gerektirmez. Bazen sadece 10 saniye nefesini dinlemek, bedende yoğunluğu hissetmek, zihne “şu an neye ihtiyacım var?” diye sormak yeterlidir. Küçük bir pratik, büyük bir kapı açar çünkü beden her zaman gerçeği bilir. Zihin karıştığında, beden aslında çok net konuşur. Bu yüzden modern psikoloji bedensel farkındalığı, duygusal regülasyonun temel taşlarından biri olarak kabul ediyor. Bedenle temas arttıkça, düşüncelerin yarattığı o gürültü azalıyor.
Kişi kendisiyle bağlantısını kaybettiğinde hayatın ritmi bozulur. Yaptığı hiçbir şey “tam” hissettirmez. İlişkilerde gerginlik artar, günlük hayatın yükleri ağırlaşır, küçük bir şey bile dağ gibi büyür. Çünkü insan kendine yabancılaştığında, aslında her şeye yabancılaşır. Ama ilginçtir: Bağ yeniden kurulduğunda hayat aynı anda hem sadeleşir hem derinleşir. Sadelik, dışarıda olur; derinlik ise içeride. Yavaş yavaş kişi, kendi ritmini duymaya başlar. Ve o ritim duyulduğunda, hiçbir şey eskisi gibi kalmaz. Çünkü artık dışarıdan gelen sesler değil, içeriden gelen yön belirler
İnsan kendine bağlandığında hayat hızlanmaz; hayat netleşir. Hız bazen netliğin yan ürünü olur ama amaç o değildir. Bu yüzden iç ritmine dönmek bir hedef değil, bir hatırlayıştır. Hatırladıkça sakinleşirsin. Sakinleştikçe güçlenirsin. Güçlendikçe daha az şeyle daha çok ilerlersin.
Ve tam burada, bu dönüşümün içinde bir de merak belirir. Çünkü insan kendisiyle bağ kurduğunda, “Ben kimim?” sorusu dramatik değil, doğal bir soruya dönüşür. Bu sorunun cevabını da dışarıdan almak yerine kendi içinden duymayı öğrenir.
SEVGİYLE
PB