
Dün gece Kenan Doğulu konserindeydim. Bir grup insan tek bir ağızdan o çok bildik, ritmik şarkıya eşlik ediyordu:"Ne yaparsan yap, aşk ile yap..." Yıllardır radyoda, televizyonda, eğlenceli anlarda yüzlerce kez duyduğumuz, belki de artık ezberlediğimiz için üzerinde çok fazla durmadığımız bir cümle. Fakat dün gece, o kalabalığın enerjisinin ortasında bu söz bende bambaşka bir kapı araladı. Eve döndüğümde, sabah sessizliğinde elime sıcakkakaomu alıp oturduğumda da o düşünce beni terk etmedi. Sahi, neydi aşk ile yapmak?
Biz aşkı hep çok büyük, devasa, sarsıcı bir duygu olarak konumlandırıyoruz. Birine aşık olmak, bir işe delice tutku duymak gibi... Oysa bu cümlenin altında çok daha derin, gündelik ve aslında hayatımızın tam merkezinde duran birsır saklı: Her yaptığımız şeye, irili ufaklı, büyük küçük, seviyorum ya da sevmiyorum diye ayırmadan aynı değeri ve aynı özeni göstermek.
Bugün burada, hayatın koşturmacası içinde unuttuğumuz o görünmez bağdan bahsetmek istiyorum. Hep bir şeyler istediğimiz, sürekli eksiklere odaklandığımız ya da negatife bu kadar kolay kayabildiğimiz bu çağda; küçücük bir hareketin, bir niyetin tüm yaşamımızın akışını nasıl değiştirebileceğini konuşalım.
"Hayat bizden devasa, kusursuz ve sarsıcı başarılar beklemiyor. Hayat bizden, şu an elimizde tuttuğumuzher neyse, ona saf bir özenle dokunmamızı bekliyor."
Şimdi dürüst olalım; bu yaşam yolculuğunda karşılaştığımız, iletişim kurduğumuz herkesi sevmek zorunda değiliz.Dünyadaki tüm insanlarla derin bağlar kurmamız, herkesin fikrini, tavrını veya varoluş biçimini onaylamamız nemümkün ne de hayatın doğal akışına uygun. Sosyal medyada ya da kişisel gelişim dünyasında sıkça karşımızaçıkan "herkesi çok sevin, her şeye sevgi patlamasıyla yaklaşın" söylemi bana pek gerçekçi gelmiyor. İnsanız;kırılıyoruz, mesafe koyuyoruz, bazı frekanslarla uyuşamıyoruz. Bu çok normal.
Ama gözden kaçırdığımız bir ayrım var: Herkesi sevmek zorunda değiliz, evet; fakat herkese ve her şeye değer vermek zorundayız. Neden mi? Çünkü karşımızdaki insan kim olursa olsun, hangi statüde, hangi fikirde, bize ne kadar uzak olursa olsun, o da en nihayetinde aynı büyük bütünün, aynı yaradanın bir parçası.
Birine sadece "insan"olduğu için, onun da bu sistemin bir parçası olduğunu kabul ederek değer verdiğimizde, aslında o kişiye değil,kendi ruhumuza bir alan açıyoruz.Birine beklentisizce, hesapsızca, sadece var olduğu için o temel saygıyı ve değeri sunduğumuzda, aramızdaki ogörünmez enerjisel bağ temizleniyor. "O bana bunu yaptı, o yüzden hak etmiyor" demeyi bıraktığımızda, kendi kalbimizin kalitesini korumuş oluyoruz. Sevgi bir duygu bağıdır, seçilebilir; ama değer vermek bir varoluş bilincidir, her an pratik edilmelidir.
Peki bu özen pratiği sadece insan ilişkileriyle mi sınırlı? Kesinlikle hayır. Gün içinde yaptığımız yüzlerce iriliufaklı eylem var. Sabah yatağımızı topluyoruz, işe gidiyoruz, mailler yazıyoruz, temizlik yapıyoruz, yemekpişiriyoruz... Bu eylemleri yaparken zihnimiz nerede? Genelde ya geçmişin pişmanlıklarında ya da geleceğin yapılacaklar listesinde. Eylemin kendisi ise aradan çıkarılması gereken bir "yük" haline geliyor.
Mesela ev temizliğini ele alalım. O günü, o evi öylesine, alelacele, halk diliyle "lafşap" temizlemekle; o alanı gerçekten arındırdığını, kendine ve yaşam alanına bir yuva sıcaklığı kattığını bilerek, özenerek temizleme karasındaki farkı hissedebiliyor musunuz? Ya da akşam eve yorgun gelip, sırf doymak için alelacele tencereye fırlatılan malzemelerle yapılan bir yemekle; içine sakinliğini, niyetini, sevgini katarak, malzemeye değer vererek pişirdiğin bir yemeğin tadı, enerjisi neden aynı olmaz?
Biz bir işi özenle yaptığımızda, o eyleme kendi frekansımızı üfleriz. Eğer öfkeyle, bıkkınlıkla, "şunu da aradan çıkarayım" mantığıyla yaklaşırsak, ortaya çıkan sonuç da bize aynı bıkkınlığı ve ağırlığı geri döndürür. Ama niyetimizi koyup, yaptığımız iş her neyse ona hakkını vererek sarıldığımızda, sistemle ve evrenle olan iletişimimiz tamamen değişir. Çünkü bu yaşamda ne verirsen, aslında verdiğinin kalp kalitesini geri alırsın.
"Hesapsız ve kitapsızca, arkasında hiçbir gizli çıkar veya beklenti barındırmadan sadece 'iyi bir şey sunma'niyetiyle yapılan her eylem, evrenin sisteminde en yüksek frekanstan karşılık bulur."
Hayatta hep çok büyük şeyler istiyoruz. Büyük başarılar, büyük aşklar, büyük mucizeler, hayatımızı bir anda kökten değiştirecek devasa dönüm noktaları... Bunları beklerken de günün sıradanlığını, o minik anları kaçırıyor,negatife ve şikayete çok kolay kayabiliyoruz. "Her şey çok kötü, hava berbat, insanlar bencil..." Evet, insan bazen düşer, yorulur, pili bitmiş gibi hisseder. Bunlar da hayatın içindeki o insani renkler.
Ancak unuttuğumuz bir şey var: Yaşam, o devasa mucizelerin değil, küçücük hareketlerin toplamından ibarettir.Tıpkı geleneksel ebru sanatını icra etmek gibi... Ebru teknesinin içindeki o koyu, kıvamlı suyun karşısına geçersiniz. Dümdüz, renksiz bir sıvıdır. Sonra fırçanın ucundan minicik, gözle zor görülen bir boya damlasını osuyun kalbine bırakırsınız. Ne olur biliyor musunuz? O küçücük damla, saniyeler içinde tüm yüzeye yayılır,genişler, suyun rengini, formunu, oradaki tüm geometriyi ve kaderi değiştirir. Minicik bir hareket, dev bir etki yaratır.
İşte hayat tam olarak o ebru teknesidir. Sabah aynanın karşısına geçip sadece kendin için sürdüğün o özenli bir ruj,yolda yürürken hiç tanımadığın bir esnafa ya da bir kediye verdiğin içten bir tebessüm, başını gökyüzüne kaldırıp"Ulan bugün de hava ne güzel, yaşamak ne güzel" diyebilmenin hafifliği... Bunlar küçük gibi görünen ama senin frekansını bir anda yukarıya taşıyan, ebru suyuna bıraktığın o sihirli boya damlalarıdır. Sen o damlayı bıraktığında,gününün akışı, karşına çıkacak insanlar ve olaylar da o damlanın rengine bürünmeye başlar.
Yıllar önce dinlediğim bir podcaste tam olarak bu konudan bahsediyordu ve zihnime kazınmıştı. Dün gece oşarkıyla yeniden canlandı. Hayat bir ayna. Sen ona bıkkınlık, hesapsız bir öfke ve özensizlik verirsen; o da sana aynı kalitede bir yaşam sunuyor. Ama sen ona, ne olursa olsun, elindeki işe, karşındaki insana saygı duyarak "özen"gösterirsen, hayat da sana hak ettiğin o yumuşaklığı, o pozitif akışı misliyle geri veriyor.Gelin bu pazar günü kendimize sessiz bir niyet koyalım. Bugün önümüze gelen her işi, içtiğimiz suyu, yıkadığımız tabağı, sevdiklerimize söylediğimiz bir sözü, hatta kendimize ayırdığımız o beş dakikayı bile en yüksek özenle, hakkını vererek yaşayalım. Bakalım sistem, bizim bu hesapsız kalp kalitemize nasıl bir yanıt verecek?
SEVGİYLE
PB