08 Feb
08Feb

Bugün sana bir soruyla başlamak istiyorum. Ama hemen cevap verme, üzerine biraz düşün. Bugün uyandığında gerçekten "iyi" miydin? Yoksa sadece... iyi olmaya, idare etmeye, katlanmaya alışmış mıydın?

Çünkü bir insan bir sabah uyanıp “Ben artık tetikte yaşayacağım” demez. Bu hal genelde sessizce olur. Yavaş yavaş. Fark ettirmeden. Önce bazı şeyler olağanüstü olmaktan çıkar. Sonra "olağan" olan alanın küçülür. Eskiden "çok yorucu" dediğin şeyler zamanla "idare edilir" hale gelir. Eskiden "en temel hakkım" dediğin şeyler, bir bakmışsın senin için "lüks" sayılmaya başlanmış.

Ve bir noktada, sadece dayanıyor olmak, yaşamaktan daha büyük bir yer kaplamaya başlar. Buna psikolojide "Normalin Kayması" denir. Ve insan bunu yaşarken, içinde bulunduğu suyun yavaş yavaş ısındığını fark etmeyen o canlılar gibidir. Hiç fark etmez.

Şu maddelere bir bakmanı istiyorum. 

Kaç tanesi sana tanıdık geliyor?

Eskiden büyük hayallerin varken, şimdi sadece günün sorunsuz bitmesi sana yetiyor mu? 

Sevinçlerini bile "nazar değer" ya da "sonra üzülürüm" diye kendi içinde kısıp saklıyor musun? 

Dinlenirken bile bir suçluluk duyuyor ya da bir sonraki krizin ne zaman geleceğini bekleyerek mi yaşıyorsun?

 "Ben zaten gerçekçiyim" dediğin şey, aslında hayal kırıklığına uğramamak için ördüğün kalın bir duvar haline mi geldi?

Eğer bunlardan birkaçını yaşıyorsan, senin mizaç dediğin şey aslında uzun süreli bir hayatta kalma biçimi olabilir.

Şunu çok net söylemek isterim: Bu anlattıklarım bir "bozukluk" değil. Bu, senin zor şartlarda hayatta kalmak için geliştirdiğin çok zeki bir adaptasyondur. Zihnin ve bedenin seni korumak istedi. "Umutlanma ki kırılmayasın" dedi. "Tetikte ol ki darbe almayasın" dedi. Ama dostum, her adaptasyon sonsuz süre işe yaramaz. Bir zamanlar seni koruyan o zırh, artık hareket etmeni engelleyen bir hapishaneye dönüşmüş olabilir.

Bir danışanımı hatırlıyorum. Her pazar akşamı şiddetli mide ağrıları çekiyordu ama bunu "Pazartesi sendromu işte, herkeste var" diye geçiştiriyordu. Hafta sonu tatillerinde bile telefonunu elinden bırakamıyor, "Ben işimi ciddiye alıyorum, karakterim böyle" diyordu. Oysa fark ettiğimiz şey şuydu: Karakteri "disiplinli" değildi; karakteri aslında hata yaparsa her şeyin mahvolacağına inanan, korku dolu bir parçasının yönetimindeydi. Yani o titizlik bir mizaç değil, bir savunma mekanizmasıydı. O farkındalık anı geldiğinde kurduğu ilk cümle şu oldu: "Ben böyle miyim, yoksa böyle olmak zorunda mı kaldım?"

Şu an senden hayatını kökten değiştirmeni istemiyorum. Alarmı pat diye kapatmanı da beklemiyorum. Şu an yapabileceğin en büyük şey, sadece şu ayrımı yapmaya başlamak: Bu temkin hali beni şu an gerçekten koruyor mu? Yoksa artık sadece otomatik mi çalışıyor?

Çünkü farkındalık bazen “Şimdi ne yapacağım?” sorusu değil, “Bunu ne zamandır, neyin bedeli olarak yapıyorum?” sorusudur. Belki de ilk gerçek rahatlama, rahatlayamama halinin aslında sana ait olmadığını, sadece bir zamanlar giymek zorunda kaldığın bir kıyafet olduğunu fark etmektir.

Peki, senin zırhın ne zaman oluştu? Hangi zorluk seni bu kadar temkinli bir insana dönüştürdü? Eğer paylaşmak istersen, yorumlarda dertleşebiliriz. Belki de sadece anlatmak, o ağır zırhın ilk vidasını gevşetmektir.

SEVGİYLE

PB


Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.