20 Sep
Yaşanmamış Hayallerin Yası: Karanlık Dünyada Kendi Işığını Korumak

İlişkiler üzerine konuştuğumuz son birkaç haftayı şöyle bir hatırlayalım. Gölge anne kalıplarımızdan bahsettik, kendimizi fark etmeden içinde bulduğumuz drama üçgenlerini inceledik ve hemen ardından bağlanma stillerimizin hayatımıza nasıl yön verdiğine baktık. Bugün ise bu halkanın belki de en dürüst, en can yakan ama bir o kadar da özgürleştirici noktasına dokunacağız: Duygusal sorumsuzluk, ertelenen hayatlar, yaşanmamış hayallerin yası ve tüm bu karanlığın ortasında kendi ışığımızı koruyabilmek.

Büyüleyici Başlangıçlar ve Sert Geri Çekilmeler

Bazen hayatınıza biri girer. Her şey o kadar hızlı, o kadar yüksek frekansta başlar ki neye uğradığınızı şaşırırsınız. Psikolojide love bombing (sevgi bombardımanı) dediğimiz bu süreçte, karşı taraf sizi adeta hayatının merkezine koyar.Fakat ne zaman ki ilişki yetişkin boyutuna geçmeye, gerçek bir sorumluluk ve emek istemeye başlar; işte o an o büyü bozulur. Büyüleyici şekilde hayatınıza giren o kişi, bir anda kapı duvar olur ya da duygusal sorumsuzluğuyla sizi kocaman bir kafa karışıklığının ortasında yapayalnız bırakır. Karşınızda olgun bir yetişkin değil, kendi korkularının arkasına saklanan duygusal bir çocuk vardır aslında.

Kişiye Değil, O Duyguya Özlem Duyuyoruz

Tam bu noktada durup daha geniş bir pencereden bakmamız gerekiyor. Genellikle geçmişe duyduğumuz özlemlerden bahsederken hep şu söylenir: "Aslında özlediğin kişi o değil, o dönemde hissettiğin duygulardır."Aynısı bu kısa ama yoğun ilişkiler için de geçerli. Birkaç yıl önce yaşadığım bir deneyimde ustam bana hiç unutamadığım bir cümle kurmuştu: "Bunun karşıdaki kişiyle bir ilgisi yok; bu tamamen seninle ilgili, sakın unutma."O an ne demek istediğini çok daha iyi anladım. Karşımızdaki insan sadece bir vesile, bir aracıdır. Asıl zenginlik, o coşkuyu, o canlılığı, o heyecanı hissedebilen sizin kendi kalbinizdir. O duygu sizin içinizden doğdu. Bu ayrımı yapabildiğimiz ve olayı kişilerden bağımsızlaştırabildiğimiz gün, o insanları ilahlaştırmaktan vazgeçip muazzam bir özgürleşme yaşıyoruz.

Sadece İlişkilerde Değil: Hayatın Her Alanındaki Yas

Peki ya bu yas sadece insan ilişkilerinden mi ibaret? Kesinlikle değil.İçinde bulunduğumuz dönemde başımızı nereye çevirsek kolektif bir sıkışmışlık ve karanlık hissi var. Ekonomik şartların ağırlaşması, geleceğe dair plan yapmayı zorlaştırıyor. Eskiden çok basitçe karar verip arabamıza atlayıp gidebileceğimiz iki günlük bir hafta sonu kaçamağı bile artık uzun uzun hesap kitap gerektiriyor. Aileler, sorumluluğu fazla olanlar, kendi imkanlarıyla bir şeyler yapmaya çalışanlar... En zengininden en dar bütçelisine kadar herkes bir şekilde kendi ölçeğinde bir kısıtlanmışlık ve erteleme hali yaşıyor.İşte "Yaşanmamış Hayallerin Yası" tam olarak burada devreye giriyor. Gerçekleşmeyen potansiyelin, binemediğin o arabanın, gidemediğin o tatilin, kurup da hayata geçiremediğin o projenin ve ertelemek zorunda kaldığın hayatın da bir yası var. Ve biz çoğu zaman bu yası kabul etmediğimiz için içimizde biriken o öfke ve çaresizlikle baş başa kalıyoruz.Böyle anlarda kendinize o izni verin: "Ben sadece biten bir ilişkiye değil, hayatın içinde ertelemek zorunda kaldığım potansiyelime, yaşayamadığım hayallerime de üzülüyorum." Bu dürüst kabulleniş, yükümüzü hafifleten ilk adımdır.

Tetikleyicilerle Dönüşmek ve Umudu Göğüslemek

Yıllar geçip tecrübeler biriktikçe, içimizdeki duygulara bakışımız da olgunlaşıyor. Tetikleyicilerimiz hayatımızdan tamamen silinmiyor belki ama biz dönüştükçe onlar da şekil değiştiriyor. Bir zamanlar bizi mahveden bir durum, bugün sadece hafif bir sızı olarak uğrayıp geçiyor. Canımız acısa da üzülsek de bu içsel büyümenin kendisi gerçekten çok güzel.Peki bu kadar zorluğun ve sınırlamanın ortasında umudu nasıl koruyacağız?Hatırlamamız gereken en temel gerçek şu: Güneş her sabah hiç aksatmadan yeniden doğuyor. Tabiat bize her gün umudun kurgusal olmadığını, sistemin yenilenmek üzere tasarlandığını kanıtlıyor. Umutsuzluğa kapılmak, kendi elimizle prizi fişten çekmektir. Oysa bolluk, bereket ve içsel huzur her şeyden önce bizim kendi frekansımızla ve ruh halimizle şekillenir.

Karanlık Dünyada Kendi Önüne Lamba Koymak

Bugün dünya genelinde bir yanda pırıl pırıl besteler yapan, üreten, hayatı güzelleştiren ruhlar varken; diğer yanda karanlığa ve yıkıma çekilen tarafları görüyoruz.Böyle bir tabloda "Dünya çok kötü, ekonomi batmış, kimseye güvenilmez, sistem bozuk" deyip kabuğumuza çekilmek son derece kolaydır. Ama bu çaresizlik dili hiçbir şeyi iyileştirmediği gibi, evrensel sistemin bize göndermek istediği o desteği ve çözümü de bloke eder.Bizden dünyayı tek başımıza kurtarmamız beklenmiyor. Evrensel uyanış ve hizmet dedikleri şey, aslında çok sade bir yerden başlar: Kendi evinin önünü süpürmek.Sokaktaki canlara bir kap su koymak, bir insana içten bir gülümseme sunmak, ne olursa olsun kalbini karartmamayı seçmek en büyük uyanıştır. Düşünün ki herkes kendi kapısının önüne bir lamba koysa, bütün sokak apaydınlık olmaz mıydı?

SEVGİYLE

PB

Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.